Yapabilir Miyim?

Yirmi iki yaşındaydım. Beş yıldan beri Almanya’da konservatuvar okuyordum. Obua okuyordum. Okul çok zordu. Sürekli obua çalışıyorum. Onun yanında dersler, provalar, konserler, ekstralar…


 
Ama yine de bir şeylerin eksikliğini hissetmeye başladım.
 
Neyin, neyin, derken, sonunda buldum:
 
kalem ve kâğıdın.
 
Evet, kalem ve kâğıdın eksikliğini çekiyordum.
 
Konservatuvarın enstrüman bölümü, bütün üniversitede okuyabileceğiniz bölümler içinde teoriye, dolayısıyla da kalem ve kâğıda en uzak bölümdür. Çünkü tamamen pratiktir. Elbette çocukluğunuzdan itibaren müzik teorisi de görür öğrenirsiniz. Elbette teorik dersleriniz de vardır. Ama asıl çalışmanız pratiktir. Eğer enstrüman okuyorsanız her şeyden önce pratik bir çalışma yapmanız, yani her gün bir odaya kapanıp uzun saatler enstrüman çalışmanız gerekir.
 
Bu yüzden ben de, enstrümanında her geçen gün biraz daha iyi olmak isteyen bütün arkadaşlarım gibi on iki yaşımdan beri her gün obua çalışıyordum.
 
Tabii, zaman içinde bu, yaşam biçiminiz haline geliyor. Bütün hayatınızı obua çalışmanızın üzerine kuruyorsunuz. Kendinize, istediğiniz gibi obua çalışma fırsatı veren bir hayat kuruyorsunuz. Hayatınızın merkezinde her gün enstrüman çalışmak oluyor. Diğer her şey, duygularınız, düşünceleriniz bile bu asıl amacın, obua çalışmanın etrafında şekilleniyor.
 
On iki yaşımdan yirmi iki yaşına kadar, beş yılı Türkiye’de, beş yılı Almanya’da olmak üzere bu şekilde on yıl geçirmiştim. Ama şimdi bir şeylerin eksikliğini hissetmeye başlamıştım. Şimdi obua çalışmaktan ve bir orkestrada obua çalmaktan başka hayaller kurmaya başlamıştım.
 
Biliyorum, o yaşta insanlar çoğunlukla başka şeylerin hayalini kurarlar. Ama ben kütüphaneye gitme hayalleri kuruyordum. Daha doğrusu, kütüphaneye zaten hemen her gün gidiyordum. Ama artık daha somut bir sebep için gitmek istiyordum. Öylesine dolaşıp hoşuma giden kitapları almak için değil, belli bir şeyi çalışmak, belli kitapları arayıp bulmak için kütüphaneye gitmek istiyordum.
 
Sonra yazmak istiyordum. Her gün yazmak istiyordum. Notlar almak istiyordum. Yazdığımı karalamak istiyordum. Kendime kalemler almak istiyordum. Daktilosu başındaki melankolik ve Hemingway vâri yazar gibi ben de, hoşnut olmadığım sayfaları elimle buruşturmak, odanın diğer köşesine fırlatıp atmak istiyordum.
 
Bu yüzden de, obua ile birlikte başka bir bölüm daha okumaya karar verdim.
 
Bana bunları şimdi biri söylese, istediklerini yapman için bir şey okumana gerek yok, derim.
 
Kendine yeni kalemler alman için bir bölüm daha okumana gerek yok, derim.
 
Yazman için, daha çok kütüphaneye gitmen için buna hiç gerek yok, derim.
 
Git, kendine yeni kalemler al, derim sonra. Ve hemen yazmaya başla.
 
Okumak istiyorsan da, kendine günde en az bir saat okuma limiti koy. Kütüphaneye de, yazdıklarını zenginleştirecek kitaplar aramak için git.
 
Biri bana, kalem kâğıdı özlediği için bir bölüm daha okumak istediğini söylese şimdi bunları söylerim.
 
Şu an, içimde güçlü bir istek doğduğu zaman o isteği yaşıyorum çünkü. Mesela, bir yerde çocukluğumu hatırlatan motosikletli defterlerden gördüm mü hemen alıyorum. Yazmazsam kendimden uzaklaştığımı bildiğim için uzun yıllardır her gün yazıyorum. Her gün ne olursa olsun kitap, kitaplar okuyorum. Her gün mutlaka dil öğreniyorum.
 
Yani artık isteklerimi yaşamak için, beni yaşamak istediğim şeyi yaşamaya itecek benim dışımda bir şeyler aramıyorum.
 
Ne istiyorsam hemen yaşıyorum.
 
Hem de öyle bir gün, iki gün değil. Yüzlerce gün, binlerce gün yaşıyorum.
 
Ama o zaman şimdiki gibi değildim. Bu yüzden de, içimde beliren yazma çizme isteğini, yani zihinsel bir iş yapma isteğini ancak yeni bir bölüm okursam doyurabileceğimi düşündüm. Bu sayede aynı zamanda, her zamanki pratik çalışmamı, yani enstrüman çalışmamı da dengeleyecektim.
 
Ne yapsam, ne yapsam, diye bir süre düşündükten sonra şeflik çalışmaya karar verdim. Şimdi düşününce bu kararıma da gülüyorum. Çünkü şu an, deneyip yaptığım için, orkestra yönetme işinin de benim isteğimi doyuracak bir şey olmadığını biliyorum.
 
Ama o zaman öyle sanıyordum. Şef deyince aklıma Carlos Kleiber ekolü şefler geliyordu. Partisyona neredeyse kutsallık atfeden, hatta, bir eserin çalındığı zaman mükemmelliğini yitirdiğini düşünen şefler aklıma geliyordu. Metni her şeyin önüne koyan şefler aklıma geliyordu. Bu yüzden de, şef olursam sürekli yazıp çizeceğimi, sürekli yeni eserler öğreneceğimi düşünüyordum. Müthiş bir kombinasyon bu, diye düşünüyordum, hem müzik hem de metin. Bu sayede, asıl dünyamdan, müzikten uzaklaşmayacaktım, ama aynı zamanda da yazıp çizebilecek, her gün yeni eserler öğrenebilecektim.
 
Bu konuda şanslıydım da. Çünkü okuduğum okulun şeflik bölümü Avrupa’nın en iyi bir iki bölümü arasında gösteriliyordu. Hâlâ da öyle. Şeflik okuyan sınıf arkadaşlarımın çoğu dünya çapında kariyer yaptılar. Dünyanın en iyi orkestralarını yönettiler, yönetiyorlar. Dünyanın en prestijli şeflik yarışmalarını kazandılar, kazanıyorlar.
 
Bu anlamda gerçekten şanslıydım. Şeflik okumak için taşınmama, şehir, ülke değiştirmeme de gerek yoktu yani. Obua sınıfından bir kat yukarıya çıkınca en iyi şeflik sınıfına girebiliyordum.
 
Böyle düşünceler sonucunda içimdeki şeflik okuma isteği her geçen dün daha da büyüyordu.
 
Ama bir sorun vardı:
 
İsteğim büyüyordu büyümesine de ne yapacağımı bilemiyordum. Kararımın doğruluğundan emin olamıyordum. Yapabilir miyim acaba, diyordum kendime. Doğru bir adım mı bu, diyordum. Obua çalışmamı olumsuz anlamda etkiler mi, diyordum.
 
Şan dersi almaya başlamıştım. İsviçreli öğretmenim, mutlaka şan okumam gerektiğini söylemişti. Obua çalışmamı etkiler diye istememiştim. O da gidip benim için dekanla konuşmuş, şan okumasam da okulda uzun süre ücretsiz şan dersi almamı sağlamıştı.
 
Bir keresinde yazılı bir sınav vermiştim. Sınavdan sonra, daha önce bir defa bile konuşmadığım, beni hiç tanımayan müzikoloji profesörü yazdıklarımdan etkilenip beni odasına çağırtmış, “Ne zaman müzikoloji okumaya başlıyorsunuz?” demişti. Obua çalışmamı etkiler diye onu da istememiştim. Peki, şefliğin ne farkı vardı? Obua çalışmamı kötü etkiler miydi? Aynı anda iki tavşanın peşinden koşacağım diye ikisinden de olur muydum?
 
Kafamdaki sorulara kendi başıma cevap veremeyeceğimi anlayınca onun, dünyanın her tarafından şeflik öğrencilerinin, öğrencisi olabilme hayalleri kurduğu, okulumuzun şeflik profesörünün kapısını çaldım.
 
Karşısında beni görünce şaşırdı. “Merhaba Semih,” dedi gülümseyerek, “hayırdır?”
 
Her şeyi bir bir anlattım. İsteğimi ve kafamdaki soruları bir bir anlattıktan sonra o can alıcı soruyu sordum:
 
“Defalarca birlikte çaldık,” dedim. “Beni obuacı olarak tanıyorsunuz. Sizce şeflik yapabilir miyim? Sizce ben şef olabilir miyim?”
 
Karşımda kelimenin tam anlamıyla bir otorite vardı. Sonuçta bu soruma en iyi o cevap verebilirdi. Şimdi, evet veya hayır, diyecek, bir cevap verecek ve kafamdaki bütün belirsizlik çözülecekti. Evet, derse, hiç şüphe duymadan çalışmaya koyulacak, şef olacaktım. Hayır, derse de boşuna zamanımı kaybetmeyeceğim, asıl çalışmalarıma devam edecektim.
 
Sorduğum soru son derece makuldü. Son derece yerindeydi.

Daha doğrusu, ben öyle sanıyordum.
 
Ne kadar kötü bir soru sorduğumu bundan birkaç saniye içinde anladım.
 
Ama bu soruyu sorduktan birkaç saniye sonra sadece ne kadar kötü bir soru sorduğumu anlamadım. Aynı zamanda, hayatımın en önemli derslerinden birini aldım.
 
“Sizce yapabilir miyim?” dedikten birkaç saniye sonra duyduklarım bütün hayatımı derinden etkiledi. Şu anki ben olmamda, şu anki bana ulaşmamda bu sözlerin çok büyük etkisi oldu.
 
O âna kadar beni gülümseyerek dinleyen profesörün, ben, “Sizce yapabilir miyim?” dedikten sonra bir anda yüzü asıldı, kaşları çatıldı. Sinirlendi.
 
“Bunu bana nasıl sorabilirsin Semih?” dedi. “Böyle bir şeyi bana nasıl sorabilirsin? Bu sorunun cevabını veremem. Bu sorunun cevabını kimse veremez. Bu sorunun cevabını ancak sen verebilirsin. Yapıp yapamayacağını kendine ancak sen söyleyebilirsin.”
 
O an, başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki. Vuruldum. Çarpılmışa döndüm. Bir anda bütün hayatım gözümün önünden geçti. Yaptığım bütün yanlışlar bir bir önüme serildi.
 
Ve çıktım. Profesörün odasından çıktım.
 
Çıktım ve kendime, kendi içime girdim.
 
O gün, o odadan dışarıya attığım ilk adım kendi içime attığım ilk adımdır.

O günden sonra bütün hayatım değişti.
 
Bir şey yapmak istediğim zaman birinden icazet beklemeyi bıraktım.
 
İçimde yeni bir istek büyüdüğü zaman kendi içime yürüyüp, kafamdaki sorulara orada cevap aramaya başladım.
 
Yapabilir miyim, diye sormayı bıraktım.
 
Bunun yerine, istiyor muyum, diye sormaya başladım.
 
Çünkü, istiyor muyum, sorusunun cevabının aynı zamanda, yapabilir miyim, sorusunun cevabı olduğunu anladım.
 
İnsanın bir şeyi başaramadıysa gerçekten istemediği için başaramadığını fark ettim. Bu yüzden de, yapabilir miyim, diye sormayı bırakıp, istiyor muyum, diye sormaya başladım.
 
İstiyor muyum, sorusunun cevabını dünya üzerinde ancak ve ancak ben verebileceğim için de hayatımın bu en hayati sorusu üzerine sadece kendimle konuşmaya başladım.
 
Sadece kendime sordum ve cevapları sadece kendimden aldım.
 
Ve her defasında, üzerinden belli bir süre geçtikten sonra, vakti zamanında kendime verdiğim cevabın doğru olduğunu anladım.
 
Bunları niye anlatıyorum, biliyor musunuz?
 
Her gün birçok soru alıyorum. “Şu ay şu dil sınavına girmem gerek. Sizce yapabilir miyim?” diyorlar. “Daha önce şu kadar süre dil kursuna gittim, yapamadım. Bu sefer yapabilir miyim?” diyorlar. “Aynı anda iki dili öğrenebilir miyim?” diyorlar.
 
Bu sorulardan rahatsız olmuyorum. Aksine, seve seve cevap veriyorum. Sonuçta beni bir alanda otorite olarak görüyorlar. Ona buna soracaklarına, güvendikleri bir insan olarak bana soruyorlar.
 
Bu açıdan bakınca bir sorun yok. Ama diğer yandan da, son derece sakıncalı bir soru bu.
 
Bu soru bana, karşımdaki insanın kendinden uzaklaşmış olduğunu gösteriyor.
 
Kendisiyle tam anlamıyla iyi bir iletişiminin olmadığını gösteriyor.
 
Kendisine tam olarak güvenemediğini gösteriyor.
 
Harekete geçmek için bir başkası tarafından itilmeye ihtiyaç duyduğunu, kendi kendini harekete geçiremediğini gösteriyor.
 
Soruların en kişiselini, en özelini, yani bir şeyi isteyip istemediğini dahi kendisine sormadığını, soramadığını gösteriyor.
 
Şimdi bütün bu sorulara toplu bir cevap veriyorum. Bana yazıp, “Sizce yapabilir miyim?”, “Sizce kazanabilir miyim?”, “Sizce öğrenebilir miyim?”, “Sizce başarabilir miyim?” diye soran herkese toplu bir cevap veriyorum:
 
Yabancı dillere ilişkin sorduğunuz bu türden sorulara ben ancak kendi cevabımı verebilirim:
 
Ben yaparım.
 
Yaptım da. Hatta sizin hedeflediğinizden daha fazlasını, sizin kendinize verdiğiniz zamandan daha kısa sürede başardım.
 
Ben yaparım.
 
Ama sizi bilemem.
 
Bana göre, ben yaptıysam siz de yaparsınız. Ama sizi bilemem. Sizin, o en önemli soruya, istiyor muyum, sorusuna nasıl bir cevap vereceğinizi bilemem.
 
Bunu ancak siz bilebilirsiniz. İsteyip istemediğinizi, bu yüzden de, yapıp yapamayacağınızı ancak siz bilirsiniz.
 
Ben size rehber olurum.
 
Dil öğrenme yolculuğunuzu kazasız belasız geride bırakmanız için geçeceğiniz yollara yol işaretleri koyarım.
 
Kendinizi yalnız ve çaresiz hissetmemeniz için, yürüyeceğiniz yolu birçok defa yürümüş biri olarak yol arkadaşınız olurum.
 
Size yol açarım, yol gösteririm.
 
Kendi hatalarımı ve başkalarının hatalarını önünüze serer, aynı hataları sizin de yapmamanızı sağlarım.
 
Ama yola çıkıp çıkmama kararını sizin yerinize ben veremem. O kararı sizden başka kimse veremez.
 
Yürümek isteyip istemediğiniz sorusuna tek cevap verebilecek kişi sizsiniz.
 
Bu yüzden de, yürüyüp yürüyemeyeceğiniz sorusuna da sadece siz cevap verebilirsiniz.
 
İçinizde bir şey yapmak için güçlü bir istek mi belirdi?
 
Ondan bundan motivasyon dilenmeyi bırakın.
 
Gözlerinizi dışarıya çevirmeyi bırakın.
 
Rilke’nin söylediği gibi, “Kendi içinize gidin.
 
Size yapmak istediğiniz şeyi yapmanızı buyuran o nedeni araştırın; bir bakın bakalım köklerini kalbinizin en derinlerine mi salıyor; o işi yapmaktan yoksun bırakılsanız, yaşayamaz ölür müsünüz, itiraf edin bunu kendinize. Her şeyden önce şunu yapın: Gecenin en sessiz saatinde sorun kendinize: Bu işi yapmak zorunda mıyım? Derin bir cevap bulmak için deşin içinizi. Ve bulduğunuz, sorunuzu tasvip eder nitelikte bir cevapsa eğer, eğer ki bu ciddi sorunun karşısına kuvvetle ve basitçe, Yapmak zorundayım, diyerek dikilebiliyorsanız, o zaman bu zorunluluğa göre kurun hayatınızı; yaşamınız o zaman, en önemsiz ve değersiz saatine varana dek bu güçlü içsel dürtünün bir işareti ve kanıtı olmalı.”*
***

*: Yazının son paragrafı, Rainer Maria Rilke-Genç Şaire Mektuplar çevirimden. Genç Şaire Mektuplar ve diğer kimi çevirilerimi satın almak için:

http://www.kitapyurdu.com/index.php?route=product/search&filter_name=Semih%20U%C3%A7ar

Fakat orijinal metni değiştirdim. Gerçeği, benim çevirimle şu şekilde:

“Dizelerinizin iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bana soruyorsunuz. Daha önce de başkalarına sormuştunuz. Şiirlerinizi dergilere yolluyorsunuz. Başka şiirlerle karşılaştırıyor ve çalışmalarınız belli editörler tarafından geri çevrilince huzursuz oluyorsunuz. Şimdi (size akıl vermeme müsaade ettiğiniz için) sizden isteğim, bütün bunları bir kenara bırakmanız olacak. Gözlerinizi dışarıya çevirmişsiniz, ama şimdi her şeyden önce bunu yapmamanız gerekiyor. Kimse size akıl veremez, yardım edemez, kimse. Sadece tek bir yol var. Kendi içinize gidin. Size yazmanızı buyuran o nedeni araştırın; bir bakın bakalım köklerini kalbinizin en derinlerine mi salıyor; yazmaktan yoksun bırakılsanız, yaşayamaz ölür müsünüz, itiraf edin bunu kendinize. Her şeyden önce şunu yapın: Gecenin en sessiz saatinde sorun kendinize: Yazmak zorunda mıyım? Derin bir cevap bulmak için deşin içinizi. Ve bulduğunuz, sorunuzu tasvip eder nitelikte bir cevapsa eğer, eğer ki bu ciddi sorunun karşısına kuvvetle ve basitçe, Yazmak zorundayım, diyerek dikilebiliyorsanız, o zaman bu zorunluluğa göre kurun hayatınızı; yaşamınız o zaman, en önemsiz ve değersiz saatine varana dek bu güçlü içsel dürtünün bir işareti ve kanıtı olmalı.”
Instagram Adresim: @semihucardilkocu
Linkedin Hesabım: Dil Koçu Semih Uçar

 
Kurs Kayıt Formu
 
 






 

15 Yıl Boyunca Bir Türlü Isınamadığım İngilizce Nasıl Bir Anda Çok Yakın Arkadaşım Oldu?

Merhaba, ben Semih. Yabancı dillere ne zaman okul ve dil kursu mantığıyla yaklaştıysam hüsrana uğradım. Ne zaman kendi başıma öğrendiysem de dudak uçurtan sonuçlar aldım. Ne zaman birilerinin bana dil öğretmesini beklediysem kötü sonuç aldım. Ne zaman kendim öğrendiysem mucizeler yarattım.

“Yabancı Dilde Konuşurken Kendi Sesimden Nefret Ediyorum!!!”

Yabancı dilde konuşamamamızın önündeki en büyük engellerden biri konuştuğumuz zaman duyduğumuz sesi, yani kendi sesimizi beğenmememiz. Dil öğrenirken kendi sesimizi (en iyi ihtimalle başlarda, çoğu zaman ise hiçbir zaman) beğenmiyoruz. Ana dilimizde konuşurken hiç rahatsız olmadığımız bir şey olan ses tonumuz bile yabancı bir dilde konuşmaya çalışırken bizi rahatsız ediyor.

Herkesin Kolaylıkla Dil Öğrenmesini Sağlayan Yöntem: Leitner Sistemi

Yazar: Gizem Gökçe Ortak sorunumuzu baştan söyleyip kurtulalım: Öğrenmek çok zaman alıyor. Çözüm: Aralıklı çalışmak. Çalışma seanslarınızı aralıklara düzenlemeniz, öğrendiklerinizi daha iyi hatırlamanızı sağlar. Üstelik toplamda daha az zamanınızı alır.

Enes Akgül

"Hep kelime ezberi ve gramer çalıştığım için yine de konuşamıyordum. Nereden baksanız 1000 kelime biliyorumdur ama konuşmaya dökemiyordum."

İnsanların, Hakkımızda Ne Düşündüğünün Neden Hiçbir Önemi Olmadığına Dair Üç Kısa Hikâye

1) 2008 yılıydı. Almanya’da, büyük Suriyeli şâir Adel Karasholi’yle yollarımız kesişti. O, kalabalık bir salona, “Also sprach Abdulla (Böyle Buyurdu Abdullah)” kitabından şiirler okudu. Ben de obua çaldım.

Dil Öğrenmek Demek Dil Kası Yapmak Demek

Onca yıl uğraştınız. Okula, kursa gittiniz. Hâlâ neden dil öğrenemediniz, biliyor musunuz? Çünkü DİL KASI yapamadınız.

İnsanda Beni En Çok Şaşırtan Şey: Çözümü Bilirken Uygulamayıp Sorundan Yakınmak

Her gün, yaşadığım bir şeye yeni baştan şaşırsam da, insanın yaptığı anlamsız hareketlere artık bir şekilde anlam verebiliyorum. Her gün en az 5 yeni insanla tanışıp konuşan biri olarak bütün tutarsızlıklara (anlam verememe hakkımı her zaman saklı tutarak) artık bir şekilde anlam verebiliyorum. Ama bir şeye anlam veremiyorum.

Dil Öğretmeni ve Dil Koçu Semih Uçar İçin Ne Dediler?

Öğrenci Yorumları, Başarı Hikâyeleri

NEDEN 100 GÜN?

Yazdığım yazılar, önerdiğim kitaplar etkili oluyordu. Her gün çok sayıda insandan teşekkür mektupları alıyordum.